Dil ve Edebiyat

ESKİŞEHİR HALK EDEBİYATI

Yunus Emre

Yunus Emre; 13. yy.da Eskişehir’in toprağında ilahî aşkla yoğrulan ve “Baksam seni görür gözüm, söyler isem sensin sözüm” diyen bir Hakk aşığıdır. Yaradan’dan ötürü yetmiş iki millete gönül kapılarını -ayırıp kayırmadan- ardına kadar açan bir gönül insanıdır.

Yunus Emre; Eskişehir’den başladığı aşk yolculuğunda “dağlar ile taşlar ile” Mevlâ’yı çağıran sestir, onun maneviyatına susamış gönüllerimize bir nefestir, bir Türkmen kocasıdır, derviştir. Türkiye Türkçesi ile tekke ve halk şiirinin temelini atarak gönüllerde taht kurmuş, Anadolu’nun en büyük mutasavvıf halk şairidir.

“Söyle Yunus’um, söyle!” Böyle dedi şeyhi Tapduk Emre bizim Yunus’a, can Yunus’a… Ve söyler bizim Yunus:

            Ben gelmedim dava için benim işim sevi için

       Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim

Onun şiirleri aşk ateşinin etrafında dönen ve sonra bu ateşe düşerek yanan pervaneler gibidir. “Gönüller yapmaya” geldiği dünyayı, ümitle yeşertmek için şiirlerinin tam merkezine ilahî aşkı getirmiştir. “Sevelim sevilelim” derken insanlığı iyiliğe, barışa ve hayra davet eden Yunus Emre; 82 yıllık ömründe “kamu âlem yârdır bize”  deyip kimseye kin tutmamıştır.

Yunus Emre’nin Divan ve Risâletü’n Nushiyye olmak üzere iki eseri vardır. Divan’ında “Yûnus’un sözi şiirden ammâ aslı(dur) Kitâb’dan” dizesi ile aşkını ve şiirini besleyen ilahî kaynağını açıkça belirten Yunus; sözleri hakkında bütün zamanları da kucaklayarak şöyle der:

            Yûnus senin sözlerin ma’nîdir bilenlere

          Söyleyeler sözünü devr-i zamân içinde

Onun sözleri bugün gönül memleketimizde hâlâ yankı buluyor. Ve devr-i zaman içinde söylenmeye devam edilecek. İşte birkaç örnek:

**

Nite ki bu gönlüm evi aşk elinden taşa gelir

       Nice yüksek yürür isem aşk başımdan aşa gelir

**

İşidin ey yârenler aşk bir güneşe benzer

           Aşkı olmayan gönül misâl-i taşa benzer

**

 

 Gönül Çalab’un tahtı gönüle Çalap bahdı

İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa   (Çalap: Allah)

**

Sözüm ay gün için değil, sevenlere bir söz yeter

Sevdiğim söylemez isem, sevmek derdi beni boğar

**

 Bize dîdâr gerek dünya gerekmez

 Bize ma’na gerek dava gerekmez

**

Ben aşksızın olmazam, aşk olunca ben ölmezem

Aşktır hayâtım hâsılı, aşktan gayrısın bilmezem

**

Sorun Tapduklu Yûnus’a bu dünyadan ne anladı

Bu dünyanın karârı yok; sen ne imiş, ben ne imiş

**

Allah diyelim dâim

Allah görelim n’eyler

Yolda duralım kâ’im

Allah görelim n’eyler

**

Sen sanmadığın yerde

Nâgâh açıla perde

Dermân erişe derde

Allah görelim n’eyler

**

Adı sanı dillerde

Sevgisi gönüllerde

Şu korkulu yollarda

Allah görelim n’eyler

**

Bulunmaz Doğruluk Sen Eğri İsen

Yunus Emre “nasihatler risalesi, öğüt kitabı” anlamına gelen “Risâletü’n Nushiyye” adını verdiği eserinde şöyle der:

                        Neyi sever isen imanın odur

Nice sevmeyesin sultanın odur

“Neyi seversen imanın odur, nasıl sevmezsin (çünkü) sultanın odur.” sözleriyle neyi sevdiğimizin önemine işaret eden Yunus Emre Risâletü’n Nushiyye’de; alçak gönüllülüğün kibre, sabrın öfkeye, doğruluğun fesada, cömertliğin cimriliğe galip geldiği hikâyelerle dinî-ahlâkî öğütler veriyor.

O; değerler eğitimine zengin bir içerik ve yöntem sunan bu eseriyle bize çıkış kapısı göstermektedir. Bu çıkış kapısına yönelirken işe evvela kendimizden başlamak, iç dünyamızı gözden geçirmek ve Risâletü’n Nushiyye’nin şu dizesini dilimizden düşürmemek yapacağımız en doğru seçimdir:

                        Kamuya doğru dersin sen doğru isen

Bulunmaz doğruluk sen eğri isen

“Doğruysan herkese doğru dersin, sen eğriysen doğruluk bulunmaz.”

 

Yunus Emre’nin Mezarı

Yunus’un duygu ve düşünce dünyasının anlaşılması ile Yunuslar çoğalacak; geleceğe dair ümit kapısı hep açık duracaktır. O, ölürken bile çoğalmıştır. “Bir yerde ölmüş; peki niye bin yerde mezarı?” Çünkü gönüllerde mezarı… Türk dünyasının büyük şairlerinden Bahtiyar Vahapzade, Yunus hakkında söyledikleriyle ruhumuza da tercüman olmuştur:

 

Bir yerde ölüp bes niye min yerde mezarı?

Her gün kazılır çünki gönüllerde mezarı,

Otlarda, çiçeklerde ve güllerde mezarı

Efsane mi gerçek mi bu insan nece insan

Varlık sesidir, kopmuş o, Türk’ün kopuzundan…

Türk’ün kopuzundan kopmuş varlık sesimiz, manevi mimarımız Yunus Emre’nin; Anadolu’nun çeşitli yerlerde mezarı olduğu söylenmektedir. Memleketin her köşesi, bağrında Yunus için bir mezar hazırlamıştır. Meçhul bir mezarın Yunus’a ait olabilme ihtimalinden bile huzur bulmuştur. Ancak “Yunus bendedir” diyen topraklar Eskişehir’dedir. Yunus Emre’nin mezarı Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’dedir. Öyle ki tren hattının yapımı dolayısıyla 6 Mayıs 1949 Cuma günü Yunus Emre’nin mezarının 50 metre sağa alınmasında, on binlerce Türk halkı Anadolu’nun bir gecede gelinebilecek her yerinden gelmişler; helvalarıyla, tekbirleriyle, ilahileriyle bu büyük Hakk âşığına hiçbir yerde görülmeyen bir tören yapmışlar ve bu muazzam törende onun tabutunu 50 metre ötedeki yeni yerine tam 3 saatte götürmüşlerdir. Açılan mezarda; bir eli başının altında, bir eli kalbinin üstünde bozulmamış bir iskelet çıkmıştır. Kafatası uzmanlar tarafından incelendiğinde Yunus’un Türkmen soyundan olduğu, 80 yaşlarında vefat ettiği, bu mezara 6 asır önce defnedildiği kanaatine ulaşılmıştır.  (Yunus Emre Külliyesi hakkında 49. ve 185. sayfadan bilgi edinebilirsiniz.)

Nasreddin Hoca

13. yy’da yaşayan Nasreddin Hoca; eğitimci, din adamı, hukukçu kimliğiyle; tebessüm sadakasını bütün gönüllere dağıtarak iyiliği emredip kötülükten sakındırmıştır. Nasreddin Hoca’nın fıkralarında, görünenin arka planında Türk dünyasının nükte, zekâ ve hoşgörü anlayışı yatmaktadır. Onun her fıkrası hoşgörü ikliminde mizahla hikmetli dersler verir. Ayrılıkların hüküm sürdüğü bir çağda o; Mevlana, Yunus ve nice gönül erleriyle birlikte birlik ruhunu yeşertmiştir. Bu bakımdan Nasreddin Hoca’nın fıkralarının arka planına iyi bakmak gerekir. Biz baktık ve şunları gördük:

Eşeğe ters biner, ama yolu dosdoğrudur. “İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak” için… Dünya ehli olanlara inat, kendi yememiş, kürküne yedirmiştir: “Ye kürküm, ye!” diyerek… Sadece bindiği dalı kesmiştir; başkasınınkini değil. Bütün iyimserliği ile göle yoğurt mayalamıştır, “Ya Tutarsa” ümidiyle… Ve mayası Eskişehir’den olan Nasreddin Hoca bütün gönüllerde yer tutmuştur.

Dünyanın Merkezi Burasıdır

Hocamız meşhur fıkralarından birinde “Dünyanın merkezi burasıdır” demiştir. O, meşhur bir fıkrası vesilesiyle bu sözünü bugün Eskişehir sınırları içindeki Sivrihisar’da söylemekle birlikte mizahi bir yolla bir gerçeği dillendirerek ilimizi daha 13. yy.da dünya şehri yapmıştır bile. Mizahi olarak yorumlanan bu sözün; eğitimci kimliğiyle öğretmiş, hukukçu kimliğiyle adalet dağıtmış, din adamı kimliği ile iyiliği emredip kötülükten sakındırmış bir bilgeye ait olduğu unutulmamalıdır.

Nasreddin Hoca’nın Evi

Nasreddin Hoca’nın evi Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Nasreddin Hoca (Hortu) köyündedir. Bu bakımdan Sivrihisar, Nasreddin Hoca’nın hem doğumuna hem de ölümüne tanıklık eden topraklar olması bakımından önemlidir. Sivrihisar’da Hoca’mızın Eskişehir’le bağını gösteren evinin dışında, son yapılan kazılarda mezarı da bulunmuştur.

Seyyid Battal Gazi

8. yy.da Anadolu’nun İslamlaşmasında cengâverliği ile düşmanların yüreklerine korku salan Battal Gazi’nin türbesi Seyitgazi’dedir. İnandığı değerler uğruna ömrünü adayan Battalgazi’nin asıl adı Abdullah’tır. “Kahraman” anlamına gelen “Battal” ise onun lakabıdır. İdealist bir İslam kahramanı olarak onun destanlarla dolu hayatı “Battalnâme” ile günümüze kadar gelmiştir.

Battalgazi çocuklarına, yani bizlere; üstünde titrediğimiz bir vasiyet bırakmıştır. Bu vasiyetten birkaç nasihat: “Nefsinize aldanmayın. Yiğitliğinize ve pehlivanlığınıza mağrur olmayın. Dünyayı devlet edinmeyin. Hiçbir yaratılmışa hakaret nazarıyla bakmayın. Acizlere yardım edin. Danışmadan iş işlemeyin ki sonra pişman olmayasınız. Her işte Allah’tan yardım isteyin. Eğer bu vasiyetlerimi tutarsanız kıyamet gününde yüzünüz ak olsun…”  

Şeyh Edebali

Osmanlı’nın manevi mimarıdır. Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” öğüdüne kulak veren Osmanlı sultanları dünyaya muhabbetle hükmetmişlerdir. Osmanlı’nın kuruluş yıllarında bugün Tepebaşı ilçesine bağlı Uludere köyünde; eski adıyla İtburnu’nda yaşadığı söylenen Şeyh Edebali, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirmiş ve halkı aydınlatmıştır.

Osman Gazi; bugün Eskişehir sınırları içinde olan Karacahisar’ı alarak burada hutbe okutmuş ve ikamet etmiştir. Osman Gazi’nin kayınbabası olan ve Osmanlı’nın gönül medeniyeti kurmasında rehber edindiği Şeyh Edebali, daha sonra devletin merkezinin Söğüt’e taşınması üzerine Bilecik’e yerleşmiştir. Türbesi Bilecik’tedir. Eskişehir Odunpazarı Mezarlığı’nda da onun adına bir türbe yapılmıştır. Bu türbe, II. Abdülhamit tarafından restore edilmiştir.

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği meşhur öğüt; aynı zamanda bütün Osmanlı hükümdarlarının yol haritasını çizmiştir. 

Bu öğütten alıntılar:

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir.

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.

Sevgi; davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez.

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki nereye gideceğini unutmayasın.

Dursun Fakih

Şeyh Edebali’nin talebesi ve damadı. Osman Gazi ile birlikte gaza ve fetihlere katılarak gazilere imamlık yapmıştır. Bugün Eskişehir’in Odunpazarı ilçesine bağlı Karacaşehir’in fethinden (H.688/ M. 1289) sonra Osman Gazi tarafından şehrin kadılığına ve kiliseden çevrilen caminin imamlığına getirildi.

Osman Bey’in, “Bey” unvanını alıp beyliğin başına geçtikten sonra ikametgâhı olan Karacahisar’da Dursun Fakih, halk arasında meydana gelen davaları karara bağlamanın yanında pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevini de yürüttü.

İlk hutbe: Dursun Fakih, Karacahisar Kalesi fethedildikten sonra Osman Gazi adına İlk cuma hutbesini okumuştur. Böylelikle Osmanlı devletinin temelleri atılmıştır. İznik fethedildikten sonra Bilecik Kadısı olarak vazifelendirildi. Türbesi Bilecik’te Şeyh Edebali Külliyesi içindedir. Kaynaklarda bu türbeden başka makam türbe olarak ziyaret edilen iki türbenin daha olduğu bildirilmektedir. Bunlardan birinin Bilecik ili Söğüt ilçesinin Küre köyü civarındaki bir tepe üzerinde, diğerinin ise Karacaşehir’de bulunduğu söylenmektedir.

Hızır Bey

6 Ağustos 1407’de Sivrihisar’da doğan Hızır Bey, Nasreddin Hoca’ya dayanan sülaleye mensuptur. Babası Celâleddin, Sivrihisar kadısı idi. Hızır Bey, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk kadısı ve belediye başkanı olmuştur. Hafızası, nüktedanlığı, hazırcevap oluşu ve icraatıyla Fatih’in gönlünü fethetmiştir.

Devrin Arap âlimlerinden, bir başka görüşe göre Kuzey Afrika’dan bir âlim; Gönüller Fatih’i Sultan Mehmed’in huzurunda düzenlenen bir toplantıda Türk âlimlerine sorular sorar; ancak uygun cevaplar alamaz. Bu durum Sultan’ı çok rahatsız eder. Bu bilginle boy ölçüşebilecek bir âlimin derhal bulunmasını emrettiğinde kendisine, o zaman 30 yaşlarında olan ve Sivrihisar’da medrese hocalığı yapan Hızır Bey tavsiye edilir. Hızır Bey çağrılarak toplantı yeniden düzenlenir. Bu sefer sorduklarına uygun ve güzel cevaplar alan misafir bilgin, Hızır Bey’in 16 fenni kapsayan sorularına tatmin edici cevaplar veremez. Bu durum karşısında Sultan, Hızır Bey’i tebrik ederek onu Bursa Medresesi müderrisliğine tayin eder.

Hızır Bey müderris olarak Bursa medresesinde birçok öğrenci yetiştirdi. İstanbul’u fethinden sonra, Fatih, onu devletin yeni başkenti olan İstanbul’da kadılığa tayin etti.

Hızır Bey İstanbul kadısı iken vefat etmiş ve Eyüp yakınlarında bir yere defnedilmiştir.

Kaside-i Nûniyye: Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilde yazabilen Hızır Bey’in Kaside-i Nuniyye (Cevâhir el-Akâid) isimli 105 beyitlik bir eseri de vardır. Allah’ın sıfatları, Allah karşısında insan, peygamberlik, öldükten sonra dirilme, iman gibi konuları ele alan kasidenin XV.  yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar 10’un üzerinde şerhinin yapılması edebiyatımızdaki önemini gösterir.

Ardında pek çok değerli öğrenci bırakan Hızır Bey, Türk nesrinin önemli ismi olan Sinan Paşa’nın da babasıdır.

Bugün İstanbul sınırları içinde bulunan Kadıköy’e Eskişehir’in iki değeri; dönüm noktası yaşatmıştır:  Battal Gazi’nin 781 yılında fethettiği Kadıköy, ismini de Hızır Bey’den dolayı almıştır.

Sinan Paşa

Hızır Bey’in oğlu, dolayısıyla Nasreddin Hoca’nın torunlarındandır. Derin kültürü, üstün tefekkürü, zekâsı ve edebi mahareti ile Türk nesir sanatının çok güzel örneklerini vermiştir. Sanatlı Türk nesrinin edebiyatımızda kurucusu olarak kabul edilir.

Matematik, astronomi, kelam ve fıkıh alanlarında Arapça ilmî eserler yazmıştır. Fakat Sinan Paşa’yı; yaşadığı 15. yy.dan günümüze taşıyan ve Türk edebiyatında ebedi kılan eserleri, yüksek bir kültür ve tefekkürle kaleme aldığı sanatlı nesirleridir.

Şucâ’eddin Velî

15. yüzyılın ilk yarısında Seyitgazi’de tekkesi bulunan Şucâ’eddin Velî, geniş bir etki alanı ile Anadolu’nun manevi rehberidir. Osmanlı sultanlarından Çelebi Mehmed ve II. Murad dönemlerini görmüştür.

“Sultan Varlığı” olarak bilinen Şucâ’eddin Velî’nin gaza fetihlerine katıldığı ve birçok müridinin olduğu bilinmektedir. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslam’ın Balkanlara yayılmasında büyük katkıları vardır.

Hacı Bektaş Veli halifelerinden olan “Sultan Varlığı” Sekizinci İmam Rıza soyundan, dünyadaki dört Veli’den birisi olarak kabul edilmektedir. Bir adı da “Varlıklı Sultan” dır. Horasan’dan geldiği ve Anadolu’da birçok yer gezdikten sonra Seyitgazi ilçesi Arslanbeyli köyüne yerleştiği söylenir. 

Velâyetnâme-i Sultan Şücâ’eddîn: Şucâ’eddin Velî hakkında önemli bilgiler veren bu eser, onun menkıbelerini anlatmaktadır. Menkıbeler incelendiğinde onun hayat coğrafyasının; merkezi Seyitgazi olmak üzere Bursa, Kütahya, Manisa ve Ankara’nın yer aldığı bölgeyi kapsadığı görülmektedir.

Şeyh Şucâeddin Velî Külliyesi ve Türbesi bugün Seyitgazi’nin Arslanbeyli köyünde ziyaretçilerini beklemektedir. Bu türbe 1515 yılında, Yavuz Sultan Selim zamanında Mürvet Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Külliyesinde kendisi dışında Mürvet Ali Paşa Türbesi, aşevi, cemevi gibi bölümler vardır. Büyük Velî, her yıl mayıs ayının 4. haftasında Arslanbeyli (Şuceaddin) köyünde düzenlenen törenle anılmaktadır.

Aziz Mahmud Hüdâyî

Huzurun mimarı bir tasavvuf büyüğü… 1541-1628 yılları arasında yaşayan Hüdâyî Efendi, Kanunî Sultan Süleyman’dan başlayarak II. Selim, III. Murad, III. Mehmet, I. Ahmet, I. Mustafa, II. Osman ve IV. Murad devirlerini görmüş, her kesimden insanın gönlünde taht kurmuştur. Çocukluk yıllarını Sivrihisar’da geçiren Hüdâyî Efendi’nin İstanbul’a gelerek Üsküdar’da kendi adına kurduğu dergâh, o dönemde manevi terbiyenin merkezlerinden biri olmuştur.